"Kıbrıs Türkleri asla azınlık olmayı kabul etmez, onların bir devleti vardır" - Gökhan Güler | Eurasia Diary - ednews.net

14 Aralık, Cuma


"Kıbrıs Türkleri asla azınlık olmayı kabul etmez, onların bir devleti vardır" - Gökhan Güler

Uzman görüşü A- A A+
Bu gün Kuzey Kıbrıs Türk Cümhuriyyeti, kuruluşunun 35'ci yıldönümünü kutluyor. Eurasia Diary, bu konuyla ilgili olarak Kıbrıs Türk Basın Konseyinin Yönetim Kurulu Üyesi Gökhan Güler'le repörtaj yaptı. 
 
Gökhan Güler
 
1960'tan 1974'e kadar uzanan, sancılı bir sürecin ardından "Kıbrıs Barış Harekatı" düzenlendi. Harekatın amacı ve neticeleri nelerdir? 

Gökhan Güler: Kasım 1973’te Atina’da Tuğgeneral Dimitrios Loannides’in liderliğinde bir askeri darbe yapıldı. 1974 baharında EOKA-B’nin Atina’daki hükümet tarafından desteklenen, finanse ve kontrol edilen bir darbe yapacağına dair kanıt buldu. Makarios 25 Nisan 1974’te bir bildiri yayınlayarak EOKA-B’yi yasa dışı ilan etti ve 2000 EOKA üyesi tutuklandı ama onun yeraltı faaliyetleri devam etti. NATO Bakanlar Konseyi’nin 1974 Ottowa konferansının hemen ardından Yunanistan’daki askeri rejim, Kıbrıs’taki temsilcileri ile harekete geçip 15 Temmuz 1974’te Türk sıkı bir ENOSİS taraftarı olarak bilinen EOKA’cı Nikos Sampson önderliğinde Makarios’u devirip Türklere karşı harekete geçtiler. Makarios, 2 Temmuz 1974’de Yunanistan Cumhurbaşkanı General Gizikis’e bir mektup gönderdi ve mektup gazetelerde de yayınlandı. Makarios, mektubunda Yunanistan Cumhurbaşkanı’ndan Ulusal Muhafız’da görev yapan 650 Yunan subayını geri çekmesini istedi ve Yunanistan’daki cuntanın kendisine ve hükümetine suikast planlamakla suçladı. Rum Bakanlar Kurulu’nun, askerlik süresini 14 aya düşürmesi ve ordunun mevcudunun yarı yarıya azaltılarak polis teşkilatının takviye edilmesi yönünde karar alması üzerine Yunanlı subaylar Rum askerlerini tahrik etti. 3 Temmuz 1974’te Metaksos Meydanı’nda askerler ile polis arasında çatışma çıktı. Makarios da Yunanistan’daki cuntayı EOKA-B’nin şiddet eylemlerinin arkasında yer almakla suçladı. Bunun üzerine Atina, 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs Ulusal Muhafız Birlik Komutanlığı’na, bu birliğin genelkurmay başkanını görevden alıp, adanın kontrolünü ele almasını isteyen bir emir gönderdi ve Makarios’un mektubuna bu şekilde cevap vermiş oldu. Makarios, Yunanlıların liderlik ettiği Ulusal Muhafız’ın saldırısıyla muhtemel bir ölümden Başkanlık Sarayı’ndan önce Baf’a ardından da Londra’ya kaçarak kurtuldu. Makarios daha sonra kendisinin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal lideri kabul edildiği bir BM toplantısına katıldı. Kıbrıs’ta darbenin ardından meşhur EOKA teröristi Nicos Sampson yeni hükümetin geçici başkanı olarak ilan edildi ve o da Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni ilan etti. Ankara bu darbenin arkasında Atina’nın olduğu biliyordu ve Türk Silahlı Kuvvetleri alarma geçti. Kıbrıs Türklerinin Rum saldırıları karşısında zor duruma düşmesi ve garantör devletlerden İngiltere ve Yunanistan’ın tedbir almaması üzerine Türkiye 16 Temmuz 1974’te İngiltere’ye nota verdi ve NATO ve BM’ye durumu iletti ve harekete geçmelerini istedi. Başbakan Ecevit Londra’ya davet edildi. Ecevit de bu daveti, 1959 Garantör Antlaşması’nda yer alan haklarına dayanarak İngilizlerle birlikte Kıbrıs’a bir harekât düzenlemek gerektiğini anlatmak için kabul edip gitti. 19 Temmuz 1974’te BM Güvenlik Konseyi’nde bir konuşma yapan Makarios, Yunanlıların Kıbrıs’ı işgal ettiğini ve bütün Kıbrıs devlet dairelerinde Yunan bayrağının dalgalandığını ve Kıbrıs’ın bağımsızlığının ortadan kalktığını ve halkının tehlike altına olduğunu söyleyerek garantörleri göreve davet etti. Türk Askeri Ada'ya bu şekilde her iki tarafa barış ve huzuru getirebilmek için çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, 1960’da kurulan ortak Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasanın EK I, 4.’cü Maddesine göre garantörlerle birlikte veya tek başına müdahale ederek Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tekrardan tesis etmekle yükümlü olması nedeni ile 20 Temmuz 1974 tarihinde garantör devlet olarak adaya müdahale etmiş, Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin lağvedilmesini sağlamıştır. 1960’da Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum taraflarınca ortak biçimde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti 1963’de Rumlar tarafından gasp edilip Kıbrıs Türkleri dışlandıktan sonra mevcut yapı üniter Rum devleti haline dönüştürülmüştür. O tarihten bugüne kadar devam eden durum bundan ibarettir. 1 Mayıs 2004’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliği İçerisine üye yapılırken 1959, 1960 Garanti ve İttifak antlaşması ile birlikte üye alınmıştır. Bu sebeple 1960 Kıbrıs Cumhuriyetini oluşturan zemin olan Garanti ve İttifak Antlaşmaları AB müktesebatı haline dönüşmüştür. Bunuda özellikle yeri gelmişken ifade etmek isterim. Yunanistan Temyiz Mahkemesi 21.03.1979 tarih ve 2658/79 sayılı “Garantörlerden Türk Ordusu’nun Kıbrıs’a yapmış olduğu müdahalenin yasal ve suçlu olan tarafın Yunan subayları olduğu kararı” bu anlamda son derece önemlidir 15 Temmuz Yunan Cuntasının Kıbrıs'a müdahalesi neticesinde garantörlerden Türkiye'nin müdahalesi sonucunda darbecilerce ilan edilen helen cumhuriyeti lağvedilmiş Rum tarafı 1963'de gasp ettikleri devleti Rum üniter devleti olarak sürdürmeye devam etmiş son 50 yıldır müzakerelerde rum statükosu böyle oluşmuş ve devam etmiştir

KKTC-nin kurululması ve Rauf Denktaşın buradaki rolünü nasıl deyerlendiriyorsunuz?

Gökhan Güler: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 20 Temmuz 1974 tarihinde 353 sayılı kararında “Uluslararası güvenlik ve barış için ciddi tehlikeye yol açan ve bölge üzerinde olağanüstü infiale müsait bir ortam yarattığından Birleşmiş Milletler ciddi bir endişe duymaktadır. Tüm devletlerin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne saygı duyması gerekir. Yabancı askeri müdahaleye derhal son verilmelidir.” diyerek harekata karşı olduğunu belirtti ve ateşkese çağırdı. 11 Mayıs 1984 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 550 sayılı kararında ise durumu “işgal” olarak nitelendirdi. Oysa 29 Temmuz 1974 tarihli 573 sayılı kararında ise Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve 21 Mart 1979 tarihli Atina’daki Temyiz Mahkemesi’nin kararında Türk Müdahalesinin yasal olduğu vurgulanmıştır. Kıbrıs Türkleri, 1974 Barış Harekâtıyla hürriyetine kavuşmuş, Amerikan ambargolarına karşılık olmak üzere Türkiye’nin verdiği destekle de 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kurmuştu. Bu kararın alınmasında BM Genel Kurulunun 1 Kasım 1974 tarihinde aldığı 3212 sayılı kararın dünya kamuoyu ve Rum yönetimi tarafından göz ardı edilmesi, yok sayılması da rol oynamıştı. 1975 yılında Viyana'da Kıbrıs konusunda taraflar arasında 6 tur görüşme yapıldı. Bu görüşmelerde, soruna federal bir çözüm bulunmaya çalışıldı. Altıncı turdan sonra görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine 1,5 yıl kadar sonra, kilitlenmeyi çözmeyi amaçlayan Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, BM Genel Sekreteri Waldheim'a Makarios'la buluşma önerisi yaptı. Bugün bazı çevrelerin Kıbrıs meselesini çıkmaza sokmakla suçladığı Denktaş, daha o yıllarda çözüm adına diyalogun kesilmemesi için elinden gelen yapıyor, Rum tarafını masaya oturtmak için çaba sarf ediyordu. Cumhurbaşkanı Denktaş'ın bu önerisi epey zorlanmadan sonra, Rum toplumu lideri Makarios tarafından kabul edildi. Görüşme, 12 Şubat 1977 tarihinde yapıldı. BM Genel Sekreterinin gözetiminde yapılan görüşmelerde 4 maddelik bir ilke anlaşması imzalandı. Bu antlaşmada da Kıbrıs’ta iki toplumlu federal sistemin benimsendiği görülür ki Türk tarafı adına varılan başarılı bir noktadır. Makarios'un ölümünden sonra, yine Rauf Denktaş'ın önerisi ile yeni bir zirve antlaşması gerçekleşti. Rum Toplumu Lideri Kipriyanu ile Cumhurbaşkanı Denktaş arasında 19 Mayıs 1979 tarihinde 10 maddelik anlaşma imzalandı. Buna göre, toplumlararası görüşmeler 15 Haziran 1979'da yeniden başlayacak, tüm toprak ve anayasa konularını kapsayacaktı. Görüşmeler gecikmelerden kaçınılarak sürekli ve temelli bir şekilde sürdürülecekti. Antlaşmada nasıl uygulanacağı bilinmeyen ilginç bir madde daha vardı ki o da, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin askerden arındırılacağıydı. Bu anlaşmadan sonra başlayan toplumlararası görüşmeler, Rumların BM Genel Kuruluna başvurdukları Mayıs 1983 yılına kadar kesintilerle devam etti. Mayıs 1983'de Rum tarafı konuyu tek yanlı alarak BM Genel Kuruluna götürdü. 13 Mayıs 1983’te BM Genel Kurulu ağır bir karar aldı. Kararda, Kıbrıs’taki Türk varlığı yok sayılıyor, “Kıbrıs Cumhuriyeti halkı” tabiri kullanılıyordu. Rum tarafı hâlâ meşru hükûmet olarak görülüyordu. Ayrıca Adadan bütün işgal kuvvetlerinin çekilmesi isteniyordu. Uluslararası camia Kıbrıs’ta o güne kadar olup biteni sanki hiç duymamış, dünya geçmişteki katliam ve zulümlere hiç şahit olmamıştı sanki. Dünya kamuoyunda mazlumların sesini duyurabileceği tek milletlerarası kuruluştan, Birleşmiş Milletlerden böyle adaletsiz, haksız kararların çıkması; Türkiye ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni “self determinasyon” hakkını kullanmaya götürdü. Kıbrıs Türk halkı, 15 Kasım 1983'de Federe Meclis'in oybirliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan ettiğini dünyaya duyurdu. Kıbrıs Türk halkını, bağımsızlık mücadelesi sırasında yalnız bırakmayan Türkiye Cumhuriyeti, KKTC'ni ilk tanıyan ülke oldu. BM'nin 13 Mayıs 1983 tarihli kararından sonra; Kıbrıs Rumları, "Kıbrıs hükûmeti" olarak tüm dünyada tanınmalarının rahatlığı içinde hiçbir anlaşmaya yanaşmayacaklardı. Türk Federe Devleti Meclisi'nin 15 Kasım 1983'teki tarihî oturumunda sadece KKTC ilân edilmedi. Kuruluş Bildirisi'nden ayrı olarak kabul edilen "Bağımsızlık Bildirgesi"yle de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilan nedenleri sıralandı. "Hür ve bağımsız yaşamak Kıbrıs Rum Halkının olduğu kadar, Kıbrıs Türk Halkının da hakkıdır" ifadesinin yer aldığı Bağımsızlık Bildirgesi’nde, Rum halkı eşit müzakerelere çağrılarak ENOSİS hayalinden vazgeçmesi istendi. Rauf Denktaş hayatını Kıbrıs Türk Halkının bağımzıslığı ve özgürlüğü için adamış başarılı bir devlet adamıdır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanına giden yol ve sonrasında hayatının sonuna kadar her zaman etken bir rol üstlenmiştir. Kıbrıs Türk Halkı Denktaş’ı her zaman için çok büyük bir sevgi, saygı, özlem ve rahmetle anmaktadır.

KKTC kuruldu, ancak Kıbrıs sorunu hala çözülmedi. Çözümü engelleyen hususlar nelerdir?

Gökhan Güler: Hiç uzağa gitmeye gerek yok. Rum lideri Nicos Anastasiades geçen hafta düzenlediği basın toplantısında bu anlamda çok büyük itiraflarda bulundu Kıbrıs konusuna bir çözüm bulunabilmesi amacıyla 50 yılı aşkın süredir aynı yöntemlerle devam ettirilmeye çalışılan müzakereler en son olarak Crans Montana’da Rum lideri Nicos Anastasaides’in de geçtiğimiz hafta itiraf ettiği üzere Rum tarafınca sabote edilerek çökertilmiştir! KKTC’nin 35’inci yıl kutlamalarının tam da arifesinde Rum lider Nicos Anastasiades basın mensuplarının karşısına çıkarak; Kıbrıs Türklerinin yönetime etkin katılımını kabul etmiyoruz. Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitlikten kaynaklanan tüm kurumlarda karar alma mekanizmalarına etkin katılım hakkına karşıyız. Türkiye’nin garantörlüğü sona erdirilerek Türk askerleri Ada’dan tamamen çekilmelidir. Doğal gaz konusunu müzakere masasına getirmeyiz. Doğal gaz federal devletin konusudur! Şeklinde bir dizi açıklamalarda bulunmuştur! Anastasiades, görüldüğü üzere olası bir federasyon temelindeki çözümde federal devletin sadece Rumlara ait olacağı gibi hâkimiyetçi bir düşünce yapısına sahip olduklarını açıkça ortaya koymaktadır! Rum tarafı federal ortaklığı birlikte yönetilecek bir sistem olarak değil de sadece Rumlara ait bir hak olarak görmektedir! Anastasiadis bununla da yetinmeyip her kurumda etkin katılım aramak, azınlığın bu hakkını kötüye kullanması, çoğunluğun hakkını engellemesi tehlikesini getirir. Bu gerek bakanlar kurulu gerekse de diğer federal kurumlar için geçerlidir. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklere verilecek geniş hakların devletin işlevselliğini bozacağını düşünüyorlar” diyerek, Kıbrıs Türkleri olarak bizleri en başından buyana azınlık olarak gördüklerini açıkça bir kere daha ifade etmiştir Çözümü engelleyen husus Rum tarafının Kıbrıs Türklerini azınlık olarak görmesidir. Federal devleti kendilerine ait bir hak görmeleridir Rum tarafından çok yakın bir zamanda zihniyet değişikliği yaşanması pek mümkün görünmemektedir. BM nin en son raporu göz ardı edilerek rumlarca reddedilmiştir. 50 yıllık müzakere tarihi sonunda rum zihniyeti hiç değişmemiş ve halen aynen devam etmektedir. Kıbrıs Türklerinin iyi niyetli girişimleri hep sonuçsuz şekilde havada kalmış ambargolar altında yaşamıştır. Bu haksızlık nereye kadar daha devam edecektir'!

KKTC-nin gelecek zamanlarda BM ve AB tarafından bir devlet olarak tanınması mümkün mü?

Gökhan Güler: AB ve BM adil ve eşit bir yaklaşım ne zaman gösterecek diye bekliyoruz. Kıbrıs Türklerini ne kadar daha bu şekilde eşitlikten ve adaletten uzak tutabilirler. Rum Halkı Kıbrıs Türk Halkını eşiti olarak görmediği sürece bir anlaşmaya varmak mümkün olamaz. Kıbrıs Türkleri asla azınlık olmayı kabul etmez. Kıbrıs Türklerinin bir devleti vardır. Sonsuza kadar ambargolar altında yaşamaya mecbur bırakılamaz. Rum lideri Nicos Anastasiades'in itirafları ortada iken Kıbrıs Türkleri bu şekilde hakıszlığa mahkum edileme

Güney Kıbrısla ve Yunanistanla ilişkilerin düzelme ihtimalı var mı?

Gökhan Güler: Kıbrıs Türklerinin hiç bir devlet ve toplumla bir sorunu yoktur. Bu bağlamda Kıbrıs Türklerinin Rum toplumu ve Yunanistan ile olan ilişkilerinin daha ileriye taşınması bence mümkün olabilir. Bu ancak Rum toplumu ve Yunanistanın iyi niyetli ve samimi davranmasına bağlı olabilir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyyetinin hakkettiği adaleti alacağına inanarak, kurtuluşlarının 35'ci yıldönümünü Eurasiya Diary gazetecileri olarak en ince dileklerimizle kutluyoruz.

 

Eurasia Diary

Metinde hata varsa, onu not alıp Ctrl + Enter tuşuna basarak bize gönderin.

EurasiaDiary © İçeriğin yayınlanması için hiperlink kullanılmalı.

Bizi takip edin:
Twitter: @EurasiaTurk
Facebook: EurasiaTurkiye


Загрузка...


loading...