247 gün Ermeni esaretinde - ‘Bebekleri kireç kuyularına atarak yakıyorlardı‘ - RÖPORTAJ | Eurasia Diary - ednews.net

19 Ekim, Cumartesi


247 gün Ermeni esaretinde - ‘Bebekleri kireç kuyularına atarak yakıyorlardı‘ - RÖPORTAJ

Röportaj A- A A+
Konuştuğum bu insanın başına gelenler hakkında bırakın yazmayı, dinlemek bile çok zor.
 
Azerbaycan’ın Ucar bölgesinde 1971 doğumlu Mayıl Memmedov tam 247 gün Ermeni esaretinde işkence gördü. Yıllar sonra Mayıl’la gördükleri, yaşadıkları hakkında konuştuk.

- Mayıl, nasıl esir aldılar seni?

- Şuşa ve Laçın ilçelerinin işgalinden sonra Ağdam’a geldim. Aynı gün bizi direkt Serseng su barajındaki turist merkezine götürdüler. Sonra Kaçakod köyünü savunmaya başladık. Kaçakod, Çıldıran, Sırhavend, Dovşanlı ve başka köyleri Ermeni işgalcilerinden kurtardık. Sırhavend köyünde, ormanın derinliklerinde Ermenilerin domuz çiftliği vardı. Oradan baktığımızda Hankendi, Askeran  elimizin içi gibi görünüyordu. Eğer savaşlar bu hızla devam etseydi yakın zamanda o yerleri de Ermenilerden kurtaracaktık.

"Arkadaşlarımdan birinin başı bedeninden ayrıldı"

1 Ekim 1992’de domuz çiftliği yakınlarındaki savaşta elimden, ayağımdan ve başımdan yaralandım. Zorla da olsa, yaralarımı sardıktan sonra geri çekildim. Ertesi gün saat 14.00’da 3 istihbaratçı ile operasyondan geri dönerken Ermeni askerlerinin siperlerimize girerek birkaç askerimizi öldürdüğünü gördük. Bu kanlı savaştan yalnız 16 askerimiz sağ kurtulmuştu. Askerlerimize yetişebilmek için ormanın içinden gidiyorduk. Beklemediğimiz anda ormanın karışık bir yerinde düşman tuzağına düştük. Atılan mermilerden biri tam yanımıza düştü. Asker arkadaşlarımdan birinin başı bedeninden ayrıldı, diğerinin ise sırtı delik deşik oldu. Ben de ayağımdan yaralandım. Orman sıklık olduğundan ilerlemek çok zordu. Buna rağmen 700-800 metre kadar sürünerek ilerledim. Bir ağaç gövdesinin arkasına geçerek dinlenmek istedim. Tam da bu anda boynumun arkasında güçlü bir darbe indirildi. Beni sırt üstü çevirerek tekmelediler. Sonra beni bir Ermeni köyüne götürdüler.

"Kadınları zincirle duvara bağlamışlardı"

Köyün erkekleri ile beraber kadınları da beni taşlıyor, ellerinde ne varsa dövüyorlardı. Bir ihtiyar kadın önümde durarak "Neden savaşıyorsun?" diye sordu. "Topraklarımız için" dediğimde yerden bir avuç toprak aldı ve ağzıma soktu. O kadar dövmüş ve vurmuşlardı ki, vücudumda darbe almayan yer kalmamıştı. Sonra beni bir Rus subayı sorguladı. Kendisinin söylediğine göre Bakü’de gerçekleşen 20 Ocak katliamında onun da "büyük emeği" vardı ve bunu gururla söylemişti. Bundan sonra beni çuvala koyarak sopayla şiddetli bir şekilde dövdü. Sonra beni Hankenti‘ye götürdüler. Yol boyu sigaralarını içtikten sonra bedenimde söndürüyorlardı. Hapishaneye varmamıza az kala beni kamyondan indirdiler, yerde sürükleyerek götürdüler. Yolda orta yaşlı bir Ermeni beni götürenlere "Bu Türk mü?" diye sordu. Onlar "Evet" dediklerinde bu Ermeni elindeki sopayla beni dövmeye başladı. Vurduğu şiddetli darbeden sağ kolumun kemiği bilekten kırıldı, kaburgalarım ezildi. Sonra beni sürükleyerek hapishane koğuşlarından birine attılar. İçeride 20 civarında Azerbaycanlı kadın vardı. Ermeniler onları zincirle duvara bağlamışlardı. Karakolda tutulduğum zaman kolumu demir masa üzerine koyarak çekiçle vurmaya başladılar. Böylece, kolumu ve bacağımı çekiçle vurarak kırdılar. Kaç Ermeni öldürdüğümü soruyorlardı, ben de "Bilmiyorum" diye yanıtlıyordum.

"Zaten her gün ölüyorum..."

- Mail, senin için çok zor olduğunu biliyorum, ama yine de gördüğün işkenceleri anlatmanı isteriz.

- Neyi konuşacağım? Hankenti’nde kızlarımızın, kadınlarımızın başına getirilen mezalimleri mi? Ben zaten yaşadıklarımın üstünden yıllar geçmesine rağmen her gün ölüyorum...

"Bir kız ismimi vermişti..."

(Nefesini içine çekip, dudaklarını kemirerek bir an sustu)

...Hankendi’nde bazen bizi hapishanenin bahçesine çıkarıyorlardı. Kadınların tutulduğu koğuşlardan birinin penceresi bu bahçeye bakıyordu. O koğuşa 8 Azerbaycanlı kızı yeni getirmişlerdi. Bir gün kızlardan birinin pencereden bana işaret ettiğini gördüm. Pencerenin altına geldiğimde "Bana bir cam kırığı bul ver" dedi. Yerde yarısı kopmuş ustura buldum ve hemen onu pencereden içeri attım. Ertesi gün içeriden çığlık sesleri gelmeye başladı. Ermeniler koğuşuma girerek beni kızların kaldığı koğuşa götürdüler. Koğuşun zemini tamamen kan içindeydi. Kızlardan 4’ü damarlarını keserek intihar etmişti. Sağ kalanlardan biri işkencelere dayanamayarak ihbar etmişti beni.

"Bebekleri kireç kuyularına atarak yakıyorlardı"

Spitak’dayken dehşet verici bir olaya tanık oldum. Bizi kireç fabrikasında çalıştırıyorlardı. 20 esir ve rehine idik. Açlık veya işkencelerden takatı kalmayanlar çalışamıyor ve Ermeniler tarafından kireç kuyularına atılarak kibritle yakılıyorlardı. Onlar yandıkça Ermeniler bakıp gülüyorlardı. Aynı kireç kuyularına bebekleri de atarak yaktıklarını görmüştüm. 

"Kadının karnına kedi yavrusu koydular"

Hadrut’dayken bir Azerbaycanlı hamile kadının çocuğunun gözleri önünde karnını keserek rahmindeki bebeği çıkardılar. Bunu gördüm. (Mail bunları anlatırken öyle nefes aldı ki durumunun fenalaşacağından korktum). Sonra o kadının gözünün içine bakarak karnına kedi yavrusu koydular. Hem de çocuğunun gözleri karşısında.

"Kadınsa oynuyordu, beni duymuyordu sanki..."

Birkaç kez yerimi değiştiler. Farklı yerlerde tuttular. Hadrut’da tutulduğum zaman beni bir Ermeni subayının odasına götürdüler. Odaya girdiğimde bir genç bir kadının sobanın yanında oturduğunu gördüm. Ermeni subay sandalyeyi göstererek oturmamı istedi. Ben de oturdum. Subayın önünde uyuşturucu vardı, kendisinin de uyuşturucu aldığı belli idi. Gülerek bana baktı, sonra alkışladı. Sobanın yanında oturan o kadın da ayağa kalkarak Azerbaycan Türkçesinde şarkı söyleyip oynamaya başladı. Azerbaycanlı olduğunu anlayınca "Oynama!" diye bağırdım.  Kadın ise dans ediyor, beni duymuyordu sanki. Sanki aklını yitirmişti, kendinde değildi... Bu yüzden onu kınayamam. Kadına bağırdığım için sobanın üstündeki kaynar çaydanlığı alıp içindeki kaynar suyu kafamdan aşağı döktüler. Sırtıma kadar saçlarımla birlikte derim soyuldu. Gözlerimin önünde bir çocuğun kolunu bileğinden kesip aldılar. Bunu yapan Ermenilerin konuşmalarından ABD’de Ermeni bir çocukta ilik yetmezliği olduğunu, bizim çocuğun kolunu da bu yüzden kestiklerini anladım.

Hankenti’nde tutulduğum zaman yanıma bir askerimizi getirdiler. Onu öylece yaralı halde koğuşa atarak gittiler. Askerimizin karnı yırtılmış, bağırsakları görünüyordu. İsmi Vagif idi. Vagif Hüseynov. Kollarını arkadan telle sıkı sıkı sardıklarından teller etini delip kemiklerine gelmişti. Benden su istedi. Pencereden baktım, Ermeni askerin elinde tualet bidonu ile gittiğini gördüm. Çağırarak su istedim. O da bana iki bardak su verdi. İkisini de Vagif’e içirdim. Sonra kollarını açtım ama açık olduğunu anlamamaları için arkasında tutması gerekiğini söyledim.

"Eğilip bağırsaklarını yerden karnına topluyordu"

Ben uyurken koğuşa girmiş ve Vagif’in ellerini başının altına koyarak uyuduğunu görmüşlerdi. Beni tekmeleyerek uyandırdılar ve odunla dövdüler. Vagif’in ise karnına vurdukları için bağırsakları yere dağıldı. Zavallı çocuk eğilip bağırsaklarını yerden karnına topluyordu. Bu sadece dehşet verici idi. Sonra Vagif’i sürüyerek koğuştan çıkardıklarında bağırsağı kapıya takıldı, umursamadılar bile. Bağırta bağırta götürdüler onu. Kapının deliğinden bakıyordum. Koridorun ortasında Vagif’in başını kestiler. Sonra kestikleri başı getirip attılar benim yanıma. Cesedini ise yaktılar. Daha sonra Vagif’in kafası ile tutulduğum yerin bahçesinde Ermeni çocukların futbol oynadığını gördüm.

Allah beni çok seviyor... Kaç defa kollarımı, bacaklarımı kırdılar, yine kendi kendime iyileştim...

Oradaki ilk günlerimdi. Bizi meydana toplayarak dediler ki, bir azdan Rus gazeteciler çekim için gelecekler, sizinle röportaj yapacaklar. Onlara Karabağ Ermenilerindir, adı da Artsak’tır diyeceksiniz. Böyle söylemeyeni kurşunlayacağız. Onların istediğini söyleyen oldu. Ama ben söylemedim. Beni meydanın ortasında yere yıktılar, büyük demir bir haçı kızdırarak göğsüme bastılar. Göğsüm alev aldı. Ama geri durmadım. O durumda da ‘Karabağ bizimdir!’ diye bağırıyordum. Bu yüzden yaramın iyileşmesine izin vermiyorlardı ve her gün yaramın kabuğunu koparıyorlardı. Bir gece sabaha kadar ayaklarımdan asılı tutmuşlardı, gözlerimden kan gelene kadar...

Kendi tarafımıza geçince yüksek rütbeli subaylara Ermeniler tarafından geniş kapsamlı hücum olacağını söyledim. Beni ciddiye almadılar ve Gubatlı işgal edildi.

- Mayıl, esir kamplarından kaçmak için hiçbir fırsat yok muydu?

- Bizi her zaman ciddi kontrol altında tutuyorlardı, el ve ayaklarımız devamlı zincirde oluyordu. Her gün dövüyorlardı. Günlerce aç bırakıyorlardı. Bir keresinde 6 gün aç kaldım. Her defa yerimizi değiştirdiklerinde otobüslerin üzerlerinde bir ilçemizin adını okuyordum; Şamahı, Şeki, Göyçay, Celilabad… Ben esir alındığımda bu ilçeler işgal edilmemişti. Hiçbir zaman da işgal edilemedi.  Ama onlar bize Elibayramlı’ya kadar bütün Azerbaycan’ı aldıklarını söylüyorlardı. Ben de Hankenti’nden Elibayramlı’ya (şimdiki Şirvan) gitmem için ne kadar yolum olduğunu hesaplıyordum. O zaman yaralıydım ve işkencelerden zayıf düşmüştüm. Esirlikte mi öldüm, yolda mı öldüm, ne farkederdi? Hayattan soğumuştum.

- Nasıl kurtuldun?

- Anne ve babam Azerbaycan tarafına esir düşmüş Haruş adlı bir Ermeniyi hapishaneden almış, evde tutuyorlardı. Beni de o Ermeninin kızı, o zamanın para birimi ile 15 bin manata satın almıştı. Gözlerimi bağlayarak araba ile götürüyorlardı. Araba bir kaç yüz metre gittikten sonra sağa taraf döndüğünü hissettim. Kendimce İrevan’a götürdüklerini düşündüm. Başımı kesmeye. Birkaç metre sonra araba sola döndüğünde Hankenti’nin merkezine götürdüklerini anladım. Biraz kendimi toparladım ve derin bir nefes aldım. Kollarım arkadan bağlı idi. Her iki yanımda Ermeni askerleri oturmuştu. Önde de bir Ermeni subayının oturduğunu anlamıştım.

Ermeni subay: "Koroğlu soyundandır, açın gözlerini..."

- Gözlerin sarılı olduğu halde öndekinin Ermeni olduğunu nasıl anladın?

- Sesinde hüküm vardı. Ben de istihbaratçı olduğum için çok zor olmadı. Subay arabanı durdurarak bana Azerbaycan Türkçesinde "Mayıl, sana bir soru soracağım, ama erkek gibi cevap ver. Eğer doğru yanıtlarsan, gözlerini ve ellerini açtıracağım" dedi. Ben de "Tamam, sor" dedim.

"Neden böyle toparlanıp derin nefes aldın?" dedi. "İrevan’a ölmeye, Hankenti’ne belki yaşamaya gidiyorlar. Araba sağa döndüğünde İrevan’a gideceğimizi düşündüm. Sola dönerek düz yolla ilerlediğinde Hankendi’ne gittiğimizi anladım" dedim. Sonrasında Ermeni subay, "Bunlar Koroğlu soyundandır, açın gözlerini" diye emir verdi askerlere.

Yola devam ettik. Arabayı durdurarak bir askeri de aldılar arabaya. Arabaya biner binmez "Bu Türk mü?"  diye sordu. "Evet" yanıtı alınca elini atarak kulağımı çekti. Kulağımın arkasını birkaç kez kestikleri için yeni yeni kabuk bağlayan yaradan kan fışkırdı. Arabayı durdurarak askeri aşağı indirdiler ve ayağına ateş ederek yaraladılar. En sonunda beni Hankenti merkez postanesine götürdüler. Birkaç gün orada kaldım. Sonra ise beni Haruş’la değiştirdiler. Ermeniler geri verilmem için para da istemişlerdi. Babamın parası olmadığından Ermenilerin istedikleri 700 bin Rus Rublesini  Vagif Alisoy kendi cebinden ödedi ve beni geri aldı. Ama beni geri vermeden önce boynumun arkasına birkaç kez iğne yaptılar. Fırsat bulup iğneyi kokladığımda petrol kokusu aldım. Bana petrol enjekte etmişlerdi.

"Haydar Aliyev göğsümdeki haçı görünce dedi ki..."

Geri geldikten sonra birkaç yıl psikolojik tedavi gördüm. Tedavi süresinde Haydar Aliyev Karabağ gazilerini ziyaret etmek için hastaneye geldi. Göğsümdeki haçı görünce doktorlara "Bu haç damgasının bu çocuğun göğsünde kalmaması için tüm imkanları zorlayın" dedi. O zaman bu izi tamamen silemediler. Ama bu haç damgası ile ölmek istemiyorum.

- Mayıl, anlattıkların "Feryat" filmindeki sahneleri hatırlatıyor...

- Evet. Rahmetli oyuncumuz Ceyhun Mirzeyev o filmden önce benimle birkaç kez görüştü. Esirlere verilen işkencelerle daha çok ilgileniyordu. Ben de gördüğüm, yaşadığım her şeyi ona anlattım. "Feryat" filminde kahramanın perdeyi yakarak Ermeni sığınağını yakmak istemesi benim başıma gelen olaydan alınmıştı. Çocuğu görünce yakmaktan vazgeçtim. O zamanlar değiştirilmeme de az kalmıştı. Bu olay Hankenti’nde olmuştu.  Beni Haruş’un kızının evinde tutuyorlardı. O kız bana iyi baktı. En azından orada işkence görmüyordum

- Sene işkence yapanlar önüne çıkarsa, ne yaparsın?

- Hümanist olamam. Hepsinin damarlarını dişimle çeker kopartırım. 20 sene geçti, hala rahat uyuyamıyorum. Rüyalarımda her zaman birilerinden kaçıyorum. Deli gibi bağırarak uyandığım çok oluyor. İki oğlum var. Ailemin nasıl eziyet çektiğini hayal bile edemezsiniz. Her sene tedavi görüyorum. Son iki senedir maddi imkansızlık sebebiyle tedavilerim aksadı.

- Mayıl, başka söylemek istediğin bir şey var mı?

İkinci Karabağ savaşı muhakkak olmalı. O dönemler bitti. Artık kimsenin evine tankla giremezsin. O zamanlar orduda kaos vardı, ülkece karışıklıklar devam ediyordu. Şimdi ordumuz güçlendi. Cumhurbaşkanımız savaş emrini verdiği anda savaşa hazırım. Ermeni dilini de biliyorum, Ermenilerin dilinden de anlıyorum. Orada tuttukları zaman öğrenmiştim. İnşallah savaş olacak, ben de onlarla anladıkları dilden konuşacağım.

 

ASASmedya.info

Eurasia Diary

Metinde hata varsa, onu not alıp Ctrl + Enter tuşuna basarak bize gönderin.

EurasiaDiary © İçeriğin yayınlanması için hiperlink kullanılmalı.

Bizi takip edin:
Twitter: @EurasiaTurk
Facebook: EurasiaTurkiye


Загрузка...