“Sözde Ermeni Soykırımını Tanıyan Devletler Soykırım Suçu İşlemektedirler” - Uluslararası Hukuk Uzmanı Prof. Şükrü Güzel | Eurasia Diary - ednews.net

28 Eylül, Pazartesi


“Sözde Ermeni Soykırımını Tanıyan Devletler Soykırım Suçu İşlemektedirler” - Uluslararası Hukuk Uzmanı Prof. Şükrü Güzel

“Kağıt üzerinde icat edilen sözde Ermeni soykırımı iddialarını tanımak aslında kendi başına bir soykırım suçunu oluşturmaktadır.”

Röportaj A- A A+

3 kez Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilen uluslararası hukuk uzmanı, İsviçre merkezli Center for Peace and Reconciliation Studies isimli düşünce kuruluşunun Başkanı Prof. Dr. h.c. Mehmet Şükrü Güzel, sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve Hocalı soykırımıyla ilgili EDNews.net'e özel röportaj verdi.

- Türkiye'de ve Azerbaycan'da Türklere karşı defalarca soykırım, katliam ve terör saldırısı yapmış Ermeniler, sözde soykırım iddialarını tüm dünyaya kabul ettirmeye çalışmakla neleri hedefliyor?

Öncelik ile sözde soykırım iddialarının Hıristiyan teolojisindeki boyutunu bilmemiz gerekiyor. “Yanılmazlık” kavramı, genel anlamda acizlik ve hataya karşı muafiyeti ifade ederken özel manada teolojik kullanımda ise Hıristiyan kilisesinin iman ve ahlakla ilgili konulardaki belirli dogmatik öğretilerde ilahi bir yardım tarafından özel bir yetkiyle hataya karşı  korunmasıdır. Yanılmazlık kavramı bozulmamışlık ve hataya düşmeme ile eş anlamlı olarak görülmekle birlikte yalnızca hata yapmamayı değil daha ileriye gidildiğinde hataya düşme ihtimalinden dahi uzak olmayı ifade eder. “Kilise Yanılmazlığı” Doğu Ortodoks kiliseleri tarafından kabul edilen bir kavramdır. Sözde Ermeni Soykırımı iddialarının maddi temelini ise Ermeni Patrikhanesi'nin sunmuş olduğu nüfus istatistikleri oluşturmakta ve bu nüfus istatistikleri tüm Dünya’ya kutsal nüfus verileri “Yanılmazlık” kavramı olarak sunulmaktadır. Ermenistan’da herhangi bir tarihçi Ermeni nüfusu konusunu sorgulayamamaktadır. Bu Ermeni Patrikhanesi istatistiklerinin kutsallığını sorgulamak olarak görülmekte ve Kilisenin kutsallığa yapılmış bir hakaret olarak algılanmaktadır. Aslında bu tüm Hıristiyan kökenli tarihçiler için Ermeni Patrikhanesi’nin verilerini kabul etmek baştan bir zorunluluk olarak sunulmaktadır.

Berlin Kongresi sırasında Ermeni Patrikhanesi adına eski Patrik Mkrtich Khrimian Ermeni Delegasyonu adına Ermeni nüfusuna ilişkin ilk resmi istatistiklerini batılı devletlere 3 milyon Ermeni nüfus rakamı vermiş, İngilizlerin karşı çıkması üzerine bu rakamı 2.660.000’a düşürmüştür. İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin iddia etmiş olduğu Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşayan toplam Ermeni nüfusunun sayısı 1912 yılı itibari ile 2.026.000 kişidir. 1882 yılı Ermeni Kilisesi rakamlarından 560.000 az Ermeni nüfusu vermiştir.

Osmanlı 1914 nüfus istatistikleri ise Gregoryen Ermeni sayısı 1.161.169, Katolik Ermeni sayısı 67.838 içinde Ermenilerin de olduğu Protestan Hıristiyan nüfus ise 65.844 kişidir. Protestan Ermeniler hariç Gregoryen ve Katolik Ermeni nüfus 1914 yılı itibari ile Osmanlı İmparatorluğu’nda 1.229.007 kişidir. Ermeni Patrikhanesi’nin iddia etmiş olduğu 1912 Ermeni nüfusu ile Osmanlı 1914 istatistiklerinde belirtilen Ermeni nüfusu arasında 796.993 kişi fark bulunmaktadır. Osmanlı nüfus istatistikleri ile Ermeni Patrikhanesi nüfus verileri arasındaki fark ise Dünya’ya öldürülmüş Ermeniler olarak sunulmaktadır.

Ermeni devletinin hukuki tezi 1) tanıma 2) tazminat 3) toprak olarak malum özetlenmektedir. Bu tezin hukuki temelini ise Clean Slate Doktrini, yani Temiz Sayfa doktrini oluşturmaktadır. Ermenistan, Estonya, Litvanya ve Letonya tarafından uygulanan Temiz Sayfa Doktrinini uygulamaktadır ki bu hukuken geçersizdir.  Estonya, Litvanya ve Letonya, SSCB’ye zorla dahil edildiklerini 2. Dünya Savaşı öncesinde belirterek, bağımsızlıklarını kazandıkları güne kadar olan hiç bir antlaşmayı hukuken geçerli kabul etmemektedirler. Ermenitan devleti de bu tezi örnek almaktadır.

Ermenistan devlet tezine göre, Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin Doğu sınırları belirlenmemiştir ve bu sebep ile, Ermenistan için, Sevr Antlaşmasını Doğu sınırları halen geçerlidir. Bunun hukuki temeli ise Ermenistan devletine göre şu şekildedir:

Ermenistan Devleti’nin Barış Konferansı Başkanı A. Aharonian imzası ile Cemiyet-i Akvam’a 6 Ekim 1920 tarihinde bir mektup gönderilmiştir. Mektupta, 2 Ekim 1920 tarihinde hükümetlerinden bir telgraf aldıklarını ve gönderilmiş telgrafta, düzenli Türk birliklerinin komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın Kars’a doğru ilerlediği ve gönderdiği memorandum ile Brest-Litovsk Antlaşmasının şartlarına göre Oltu, Kars ve Ardahan’ı boşaltmasını istediği yazılmıştır ve Cemiyet-i Akvam’dan yardım talep edilmiştir.

Cemiyet-i Akvam, A. Aharonian’ın göndermiş olduğu mektup sonrasında Cemiyet-i Akvam içerisinde H. Aghnides’den hukuki görüş istemiştir. H. Aghnides, 11 Ekim 1920 tarihli raporunda Sevr Antlaşması’nın henüz onaylanmaması sebebi ile antlaşmanın hukuken ihlal edilmediği bu sebep ile Ermenistan adına A. Aharonian’ın Cemiyet-i Akvam’a değil Sevr Antlaşması’nda imzacı olan İtilaf Devletlerine başvurması gerektiği belirtilmiştir. A. Aharonian, Brets-Litovks Antlaşması’nda Kars ve Batum’un Türklere verildiğini hatırlatarak, bunun Sevr Antlaşması’nın ihlali olduğu belirtilmiştir. Ermenistan karşısında askeri olarak sayıca üstün olan Türklere karşı Ermenistan devletinin Cemiyet-i Akvam’a acil olarak başvuruda bulunarak mümkün olabilecek her koşulda müdahil olması talep edilmiştir.

16 Aralık 1920 tarihinde Cemiyet-i Akvam’ın Genel Kurul görüşmelerinde Ermenistan Devletinin üyeliği görüşülmüş ve red edilmiştir. 20 Ocak 1921 tarihinde Ermenistan devleti adına A. Aharonian tarafından Cemiyet-i Akvam’a gönderilen mektupta, Ermenistan devleti tarafından Paris Barış Konferansı Ermenistan delegasyonu olarak kendilerine gönderilen 2 Kasım 1920 tarihli telgrafta, Ermenistan devletinin imzalamak zorunda kalabileceği her türlü antlaşmaya karşın Ermeni Delegasyonu’nun Sevr Antlaşması’nın kesinlikle bağlı kalmaları konusunda görevlendirildiklerini belirtmiştir. Ermenistan, bu mektup ile Ermeni Paris Barış Delegasyonu’nu yasal sürgün hükümeti olarak Dünya’ya tanıtmakta ve Kars, Gümrü ve Moskova Antlaşmalarını hukuken yok saymakta ve Clean Slate, Temiz Sayfa Doktinini Baltik devletleri için olduğu gibi geçerli olduğunu iddia etmektedir. Halbuki Baltik Devletleri Cemiyet-i Akvam’ın üyesi oldukları için, Cemiyet-i Akvam Sözleşmesi’nin 10. ve 11. Maddeleri üye devletlerin siyasi bağımsızlıklarını güvence altına almaktaydı.  Bu ise Ermeni devleti için geçerli değildir, özü itibari ile Ermenilerin tüm hukuki tezleri yok hükmündedir.

Ermenistan devleti’nin kağıt üzerinde icat edilen sözde soykırım ile tanıma, tazminat ve toprak talepleri aslında Dünya’daki Ermeni Diasporası için asimilasyonu engelleyen bir araç olarak da kullanılmakta, emperyalizm açısında ise her bölgede gerekli olan çatışma ortamını sağlama aracı olarak da desteklenmektedir ki bu apayrı bir konudur.

- Türkiye'ye ve Müslümanlara yönelik olumsuz tutum, bazı ülkelerin sözde Ermeni soykırımını kabul etmesinin asıl nedeni midir?

Öncelik ile sözde Ermeni soykırımı iddialarını tanımak aslında kendi başına bir soykırım suçunu oluşturmaktadır.

Ermenistan devletinin Dünya’ya sunmuş oldukları resmi tezleri, Birinci Dünya Savaşı’nı fırsat bilen Jön Türk Hükümetinin, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşayan Ermenilere karşı planlı bir soykırım gerçekleştirdiği iddiasına dayanmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni meselesinin uluslararası hukukta karşılığı, uluslararası savaşa dönüşen bir iç savaş olduğu gerçeğidir. Ama bu savaş uluslararası savaşa dönüşen bir terör savaşıdır da aynı zamanda. Rus ordusunun Ermeni devlet dışı silahlı gruplar üzerindeki etkin kontrol gücü sebebi eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi kararları çerçevesinde Ermeni devlet dışı silahlı gruplar, Rus Ordusu adına hareket etmiştir. Öte yandan Sivas ve diğer bölgelerdeki Ermeni devlet dışı silahlı Hınçak ve Taşnak silahlı devlet dışı çetelerin isyanı sebebi ile bölgeye asker sevk etmesi sadece Rus ordusuna karşı değil Çanakkale, Filistin ve Basra’daki İngiliz ve Fransızlara karşı da Osmanlı ordusunun askeri gücünü zayıflatmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni meselesi Rusya, İngiltere ve Fransa’nın müdahil olduğu bir uluslararası savaşa dönüşmüş bulunmaktadır.

Ermeni devlet dışı silahlı gruplar yani Hıncak ve Taşnak’lar 19. yüzyılın sonlarından itibaren bir gerilla savaşını Osmanlı İmparatorluğu topraklarında bugünkü manada terörist örgüt olarak sivilleri katletmekte idiler. Ermenistan devletinin Dünya’ya sunmuş oldukları resmi tezleri, Birinci Dünya Savaşı’nı fırsat bilen Jön Türk Hükümetinin, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşayan Ermenilere karşı planlı bir soykırım gerçekleştirdiği iddiasına dayanmaktadır. Ermenistan devleti, Osmanlı Ermenilerinin oluşturduğu Hıncak ve Taşnak devlet dışı silahlı grupların isyanlarını ve Birinci Dunya Savaşı sırasında ve sonrasında öldürmüş oldukları 600.000’den fazla Müslüman Türk ve Kürtleri yok saymakta ve Dünya’nın da öldürülmüş Müslüman Türk ve Kürtleri yok saymasını istemektedir.

Ermeni devlet dışı silahlı güçlerinin silahlı eylemlerinin Ermeni devlet dışı Hınçak ve Taşnak çetelerinin Müslüman Türk ve Kürt köylerine karşı gerçekleştirmiş olduğu katliamlar ve öldürmüş oldukları 600.000 üstü sivil nüfus göz önüne alındığında ise isyan etmiş oldukları devletin askeri gücünün dışında sivillere saldırılması, devlete karşı iç savaşın ortadan kalkmakta ve terörizm, iç savaşın yerini almaktadır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni meselesi Rusya, İngiltere ve Fransa’nın müdahil olduğu bir uluslararası bir terörizm sorunu olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Bu durumda ise karşımıza başka bir gerçeklik çıkmaktadır.

Uluslararası Adalet Divanı’nın Bosna Hersek’te yaşananlara ilişkin 26 Şubat 2007 yılında vermiş olduğu kararda, Sırbistan’ın Srebrenitsa’da gerçekleştirilen 8.000 Boşnak’ın katledilmesini soykırım olarak kabul etmiştir. Uluslararası Adalet Divanı, Sırbistan’ı, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesini çerçevesinde suçlu bulmuştur. Srebrenitsa konusunda Sırbistan devleti, soykırım suçu işlemekten dolayı değil, Bosnalı Sırplara vermiş olduğu askeri ve siyasi destekte, Bosnalı Sırpların soykırımı suçu işleyebileceğini ön görememesinden dolayı suçlu bulunmuştur. Bu karar ise, negatif tanınma olarak, Bosnalı Sırpların soykırım suçu işlediğinin tanınması olarak kabul edilmektedir. Ermeni devlet dışı silahlı grupların öldürmüş oldukları 600.000 üzerindeki Müslüman ise bu noktada bizzat soykırım suçunu teşkil etmektedir. İngiltere, Fransa ve Rusya ise, Uluslararası Adalet Divanı’nın Srebrenitsa kararı çerçevesinde suçlu devletler konumundadırlar.

Bu durumda karşımıza 4 yeni gerçek çıkmaktadır.

Birinci gerçek: Tek taraflı olarak bugün kağıt üzerinde icat edilen sözde Ermeni Soykırımı’nı tanımak ve devlet dışı Ermeni silahlı gruplar tarafından öldürülen 600.000 üstü sivili yok saymak ise savaş suçları içerisinde ırk ve din ayrımcılığı yaptığı için, bizzat insanlığa karşı işlenen suç kapsamındadır. Aynı zamanda, belirli bir etnik ve dini grubun işlemiş olduğu savaş suçlarını insanlığa karşı işlediği suçları ve gerçekleştirmiş olduğu soykırımı yok saymak, gelecekte de benzer eylemlerin belirli bir etnik ve dinsel grubun meşrulaştırması manasına geleceği için, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 3. Maddesinin c fıkrasına göre, Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak manasına geleceği için bizzat soykırım suçunu oluşturmaktadır.

İkinci gerçek: Ermenistan devleti, sözde Ermenilere karşı yapılmış soykırım iddiasında bulunur iken, devlet dışı Ermeni silahlı grupların gerçekleştirmiş oldukları soykırımı yok sayması ise bizzat soykırım suçunu oluşturmaktadır.

Üçüncü gerçek: Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler’in organlarından birisidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 96. Maddesine göre Birleşmiş Milletler Genel Kurul’a başvuruda bulunarak tek taraflı sözde soykırım iddialarının kabul edilerek, Ermeni devlet dışı silahlı güçlerin gerçekleştirmiş olduğu soykırımı yok sayan devletlerin, Birleşmiş Milletler sözleşmelerinin çiğnediği ve alınan tüm tek taraflı tanınma kararlarının, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 103. Maddesine göre yok hükmünde olduğuna dair tavsiye görüş istemek hakkına sahip bulunmaktadır.

Dördüncü gerçek: Türkiye Cumhuriyeti devleti, tek taraflı olarak sözde Ermeni soykırımının tanınarak, Ermeni devlet dışı silahlı grupların gerçekleştirmiş olduğu Türk soykırımını tanımayan devletlerin, Birleşmiş Milletler hukukuna karşı çıkarak Soykırım Sözleşmesi’nin 3. Maddesinin c fıkrasında tanımı yapılan soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak suçunun işledikleri için de şikayet edebilmek hakkına sahip bulunmaktadır.

Türk tarafının önemle belirtmesi gereken husus ise Soykırım Sözleşmesi’nin 4. Maddesinde belirtildiği gibi özel kişilerin soykırım suçu işlemelerinin de cezaya tabii olduğudur.

5. Maddede Soykırım suçunu veya üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır yazmaktadır. 4. Maddede belirtilen Özel Kişiler tanımı içerisine sözde Ermeni Soykırımını tek taraflı tanıyarak, 600.000 üstü Türk ve Kürt sivilin devlet dışı Ermeni silahlı gruplarca öldürülen Türkleri ve Kürtleri yok sayan parlamento kararlarının lehine oy veren parlamenterler veya sözde Ermeni Soykırımı üzerine kitap yazan tüm tarihçiler de girmekte ve Soykırım Sözleşmesi’nin 3. Maddesi c fıkrası çerçevesinde soykırım suçu işlediklerinin dile getirilmesi önem arz etmektedir.

- Neden birçok ülke ve organizasyon 1915'te yapıldığı iddia edilen sözde Ermeni soykırımını tanıyor, ancak 1992'de Ermeniler tarafından işlenen ve sağlam kanıtları olan Hocalı soykırımını tanımıyor?

Meksika, Pakistan, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Bosna Hersek, Peru, Honduras, Sudan, Romanya, Ürdün, Cibuti, Panama, Guatemala, Paraguay, Slovenya, İskoçya, ayrıca, ABD’nin 19 eyaleti Hocalı Soykırımı’nı tanıyor ve kabul ediyorlar.

Hocalı Soykırımı’nın, bir savaş veya iç savaş sırasında işlenen savaş suçlarından farkını öncelikle dile getirmek gerekiyor. Uluslararası İnsancıl Hukuk, hiç bir şekilde sivillerin hayatının zarar görmesini kabul etmemektedir. Hocalı’da yaşananlara baktığımızda ilk olarak Cenevre Sözleşmelerinin birinci derecede çiğnenmesi söz konusudur yani ortada savaş suçu vardır.  Önemli nokta burada bu savaş suçunun daha vahim dereceler içerip içermediğidir, bir derece daha vahimi insanlığa karşı işlenen suç ve sonrasında ise soykırım suçu yer almaktadır.

Ulusalararası Ceza Mahkemesi’nin 7. maddesi insanlığa karşı işlenen suçların tanımını yapmaktadır. 7. maddenin 1 bendi a ve b bendi (a) öldürme; (b) toplu yok etme olarak insanlığa karşı işlenen suçları tanımlamaktadır, ki burada Ermenilerin, Ermenileri bir iç savaş sırasında öldürmesi söz konusu olsa idi bu madde geçerli olacak idi. Elimizde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2000 tarihli 1315 sayılı kararı var. Siere Leone’de Lome Barış Antlaşması ile isyancılara verilmiş olan af Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilmemiştir. Yani bir iç savaş sırasında Ermeniler, Ermenileri öldürmüş olsa bile burada af söz konusu değil.

Ortada ise Ermenilerin Türkleri öldürmesi söz konusu yani bir başka gruba mensup sivillerin öldürülmesi söz konusu, bu ise Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 8. maddesi’nin a bendindeki tanım içerisinde yer almaktadır yani başka grup üyelerini öldürmek tanımı altındadır soykırım suçunu teşkil etmektedir.

Lakin Uluslararası Adalet Divanı’nın Srebrenitsa kararı çerçevesinde gerçekleşen bir soykırım söz konusu iken tanınmaması söz konusu. Ben tanınmamasının sebebini direkt olarak kağıt üzerinde gerçekleştirilmiş bir soykırımı tanıyan bazı devletlerin bunu ne yazık ki bir reprisal yani misilleme olarak kabul ederek meşrulaştırdıklarını düşünüyorum. Bu meşrulaştırma ise kendi başına bir suç oluşturmaktadır.

Bunun için öncelik ile bizim sözde soykırım kararlarını hukuken yani üst hukuk Birleşmiş Milletler hukukunda yok hükmüne getirmemiz gerekmektedir ki daha önce bahsettiğim bilgiler çerçevesinde biz bunu kolaylık ile gerçekleştirebiliriz yani tüm sözde soykırım iddialarının tanınmasını Birleşmiş Milletler vasitası ile yok hükmüne getirebiliriz ve bu sözde soykırımı tanıyan devletlerin aslında soykırım suçu işlediklerini ispatlayabiliriz. Ve sonrasında ise zaten Hocalı Soykırımı’nı tanımak bu devletler için bir zorunluluk haline gelecektir, bundan emin olunuz.

- 31 Mart - Azerbaycan Türklerinin Rus ve Ermeniler tarafından soykırımının anım gününde Ermenistan, işgali altındaki Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde sözde Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimleri yaptı. Türkiye dahil birçok ülke tarafından kınanan sözde seçimlerin hiçe saydığı uluslararası hukuk kurallarıyla ilgili detaylı bilgiler verebilir misiniz?

Temel olan Azerbaycan vatandaşlık kanunu ve seçim sistemidir, buna göre yok hükmündedir. Uluslararası hukukta devletlerin hakları ve sorumlulukları vardır. Burada gerçekleştirilen sözde seçimlerin yok hükmünde kabul edilmesi bir zorunluluktur, ex injuria jus non oritur prensibi çerçevesinde yasadışı hiç bir eylem yasal bir hak yaratmaz ilkesi temeldir.

Karabağ, Birleşmiş Milleter açısından Azerbaycan toprağıdır ve bunun tartışmasını yapmak bile gereksizdir.

İşgal altındaki bölgelerde yapılan seçimler aslında bir çeşit oyundur, kim oy kullanmış, nasıl kullanmış, Azerbaycan bağımsızlığını kazandığında burada yaşayanlar kimlerdi, kimler işgal sonrasında yerleştirildi sorularını sorduğumuzda ortaya farklı bir gerçeklik çıkmaktadır. Burada seçim sistemi ile insanların kendi kaderini içsel olarak tayin etmesi söz konusu değildir, aslında yapılan dışarıdan getirtilen Ermeni diasporasının mesela Suriye iç savaşından kaçanlarında seçimlere dahil edilerek İngilizce tanımı ile Settler Colonialism olan Yerleşimci Kolonializm’in meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. Buradaki amaç, Karabağ ile tarihi bağı olmayan sadece Ermenilerin değil uzun vadede başka ırklara mensup kişilerin de Karabağ’a getirtilerek, yerleştirilerek, bir koloni devleti kurulmaya çalışılmasıdır ve buradaki seçimler de bunun tiyatrosu olarak görülmelidir. Settler Colonialism yani Yerleşimci Kolonializm’i ise iyi tanımlamak gerekmektedir. 2. Dünya Savaşı’nın gerçek sebebi Almanların Lebensraum adı ile anılan “Yaşam Alanı” teorisi çerşevesinde Doğu Avrupa ve Ukranya’da kuracakları kolonilerdir. Bu sebep ile de Karabağ’ı basit bir etnik çatışma olarak da görmemek gerekmektedir. Uzun yıllar öncesinde planlanmış bir koloni yaratma projesi ile de karşı karşıya bulunmaktayız.

31 Mart - Azerbaycan Türklerinin Rus ve Ermeniler tarafından soykırımının anım gününün özellik ile seçilmesi ise elbette bir rastlantı değildir, dikkat edilmesi gereken husus aynı zamanda bu seçimlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi Sözleşmesinin 7. maddenin 1 fıkrasının d bendindeki etnik temizliğin meşrulaştırılması olarak kabul edilmesi gereğidir ki bu da ayrıca bir uluslararası suçu teşkil etmektedir.

- Asılsız Ermeni iddialarına karşı kitap ve makalelerin yazarı, uluslararası hukuk uzmanı olarak gerçekleri insanlara ulaştırmak adına başka neleri söylemek istersiniz?

Kısmet ise basılacak olan sözde soykırım iddiaları üzerine kitabım ile Ermeni kayıplarının Birinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında, Ermeni devletinin belgelerinin yanında İngiliz ve Fransız belgeleri ile yaklaşık olarak 500.000 kişi düşüreceğim, aslında araştırma kısmını bitirdim, geriye zaman bularak yazabilmek kaldı.

Ortada Birleşmiş Milletler tanımına göre soykırımı teşvik eden bir nefret suçu var. Bir yandan kağıt üzerinde bir soykırım icat edilerek bir millet suçlu ilan edilir iken, diğer milletin yapmış olduğu soykırımlar yok sayılarak meşrulaştırılmakta, soykırım meşrulaştırılmaktadır. Bu bir soykırım suçudur.

Ermeniler de bunu bildikleri için tarihçileri susturabilmek için Avrupa ve Dünya’da tarihçilerin Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Ermeni sorununu çalışmasını korkutarak engellemeye çalışmaktadırlar ve bugüne kadar da başarılı olmuşlardır ne yazık ki.

Birazda iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor, tarihçilerin çalışmalarının dışında hukukçularımız sözde Ermeni Soykırımı üzerine yeteri kadar eğilmemişlerdir. Birazda konuyu Dışişleri Bakanlık bürokratlarına bırakmışlardır ama Dışişleri Bürokratları adı üzerinde bürokratlardır, bu onların görevi değildir. Dışişleri Bürokratlarını yetersiz kaldığımız için suçlamamamız gerekmektedir, ama üniversitelerimiz hukuk fakültelerine kızmamız gerekmektedir, görevlerini yerine getirmedikleri için.

Prof. Dr. h.c. Mehmet Şükrü Güzel

 

Röportaj yapan: Tebriz Abbasov

EDNews.net

Metinde hata varsa, onu not alıp Ctrl + Enter tuşuna basarak bize gönderin.

EurasiaDiary © İçeriğin yayınlanması için hiperlink kullanılmalı.

Bizi takip edin:
Twitter: @EurasiaTurk
Facebook: EurasiaTurkiye
Telegram: @eurasia_diary


Загрузка...