Hukukçulardan kayyum tepkisi - "Muhalefeti yok etmek istiyorlar" | Eurasia Diary - ednews.net

20 Eylül, Cuma


Hukukçulardan kayyum tepkisi - "Muhalefeti yok etmek istiyorlar"

Uzman görüşü A- A A+
31 Mart 2019 tarihinde düzenlenen yerel seçimde Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Diyarbakır’da yüzde 63, Mardin’de yüzde 56, Van’da ise yüzde 54 oy ile kazandığı belediyelere İçişleri Bakanlığı kararıyla yeniden kayyum atandı.
 
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Genel Başkanı Adnan Selçuk Mızraklı’nın yerine Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Mardin Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Ahmet Türk’ün yerine vali Mustafa Yaman, Van Büyükşehir Belediyesi Eş Genel Başkanı Bedia Özgökçe yerine vali Mehmet Emin Bilmez başkan vekili olarak görevlendirildi.
 
İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Mızraklı, Türk ve Özgökçe’nin “Terör örgütüyle itisak-irtibatı olduğu”, “terör örgütlerine destek verdikleri yönünde tespit ve deliller bulunduğu” ve ayrıca daha önce açılan soruşturma ve davaların sürmesine de gerekçede yer verildi. Üç belediye başkanının, “haklarındaki adli/idari soruşturma/kovuşturmaların selameti için” Anayasa’nın 127’inci maddesiyle Belediye Kanunu’nun 47. Maddesi uyarınca geçici bir tedbir olarak görevlerinden uzaklaştırıldıkları belirtildi.
Peki, İçişleri Bakanlığı’nın kesinleşmiş bir karar olmamasına karşın böyle bir karar alabilir mi? Gerekçesinde sunabilir mi? Eğer mevcut soruşturmalar başkanlığa engel ise Ahmet Türk seçimlerde nasıl aday olabildi? İçişleri Bakanlığı’nın bu gerekçesinin hukuken karşılığı ne? Türkiye’de anayasa hukukunun önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Ergun Özbudun ve Osman Can euronews Türkçe’nin sorularını yanıtladı.
 
Prof. Dr. Ergun Özbudun: Hukuk yok ki hukukî analiz yapalım!
Her iki isim de İçişleri Bakanlığı’nın bu yetkisinin bulunduğunu söylüyor ancak usulüne ilişkin eleştirileri var. Prof. Dr. Ergun Özbudun; “Anayasanın 127. maddesine göre mahalli idareleri seçilmiş organların, o organlık sıfatını kaybetmeleri ancak yargı kararıyla olur. Ancak aynı madde diyor ki, hakkında bir kovuşturma veya soruşturma olan mahalli idari yetkilileri hakkındaki kesin karara kadar içişleri bakanının kararıyla geçici olarak görevden uzaklaştırılabilir. Dolayısıyla evet, anayasa içişleri bakanına böyle bir yetki veriyor ama bu geçici bir yetkidir. Anayasa bunu böyle belirtiyor. Dolayısıyla gene esas karar yine yargının oluyor. Bu da doğrudur. Ama yargı yeterince bağımsız mı?” Daha doğru ve daha demokratik olan davranış madem bir yargı süreci var, bu sürecin sonucunu beklemektir. Sonuçta hakikaten iddialar geçerlilik kazanırsa buna da kimsenin bir itirazı olmaz, anayasaya da uygun olur.”
 
Eski Anayasa Mahkemesi raportörü de olan Prof. Dr. Osman Can ise usule ilişkin eleştirilerini ikiye ayırıyor: “Bakanlığın görevden geçici uzaklaştırma yetkisi vardır ve Belediye Kanununun 47. maddesinde düzenlenmiştir. Böyle bir uzaklaştırma tasarrufunun iki ayda bir gözden geçirilmiş olması şarttır. Ayrıca isnat edilen suçun görevle ilgili olması da gereklidir. Bakanlığın terör nedeniyle görevden uzaklaştırma ve kayyım atama yetkisi 15.8.2016 tarihinde 674 sayılı OHAL kararnâmesiyle getirildi. Belediye Kanununda seçme ve seçilme hakkını düzenleyen bir hükmün KHK ile değiştirilmesi Anayasa ve uluslararası sözleşmelere aykırı. Hükmün daha sonra TBMM tarafından aynen kabul edilmiş olması bu sorunu biçimsel olarak sonradan çözmüş olsa dahi, TBMM’nin olağanüstü halin egemeni olmadığını, esasen bir aracına indirgenmiş olduğunu söyleyebiliriz.
İkinci husus da OHAL KHK’sı ile getirilen düzenleme görevden uzaklaştırmayı kalıcı hale getiriyor. Buna bağlı olarak da geçici görevden uzaklaştırmalarda iki ayda bir yeniden değerlendirme ve gerekiyorsa göreve iade etme imkânlarını ortadan kaldırıyor. Bu nedenle Bakanlığa yargısal süreç sonuçlanana kadar hukukî yönden denetlenemez bir yetki alanı tanıyor. Yine geçici görevden uzaklaştırmalarda Danıştay’ın geliştirdiği içtihat vardır. Yani görevden almanın gerekçesi yapılan iddiaların ciddiyeti ve ağırlığı ile soruşturma ve kovuşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için zorunlu olma şartları da bulunmalı. Bu güvenceler de geçersiz kılınmış durumda. Yani, usule ilişkin hukukî güvenceler devre dışı diyebiliriz.”
Ahmet Türk’ün adaylığına ilişkin Prof. Dr. Özbudun; “Eğer bu iddialar gerçekse. Evet, aday olmaması lazım idi. Türkiye’de her şeyin hukukî analizini yapmak mümkün değil. Hukuk yok ki hukukî analiz yapalım” derken Prof. Dr. Can; “Belediye Başkanlığına adaylık için şartlar Milletvekili Seçimi Kanununun 11. maddesinde sıralanmış. Yargısal süreçlere ilişkin şartlarda taksirli olmayan suçlardan “mahkûmiyet” aranıyor. Terör suçlaması olsa da mahkûmiyet şarttır. Bu nedenle YSK mahkûmiyet yoksa adaylığı engelleyemezdi” diyor.
 
“Demokratik açıdan içimize sindirebileceğimiz bir olay değildir
Peki, daha önceki belediye başkanlarıyla ilgili süren davaları ve bu davalarda “PKK’ya destek” iddialarına ilişkin kesin hükmün hâlâ çıkamamasını nasıl yorumluyorlar? Hukuken bu davaların karşılığı nedir? Kayyum atamalarını nasıl değerlendirmek gerekir?
Özbudun söz konusu soruşturmaların sadece bir iddia olduğunu ve gerçekliğinin de şüpheli olduğunu belirterek; “Kesin hüküm olmadan suçlamalarda bulunulması hukuka aykırıdır. Masumiyet karinesi diye çok temel bir hukuk kuralı var” diyor. 31 Mart 2019 seçiminin ardından yeniden kayyum atanmasıyla kendisini hayal kırıklığına uğradığını söyleyen Prof. Dr. Ergun Özbudun sözlerini şöyle tamamlıyor: Çok hayal kırıklığına uğradım. Yerel demokrasi, çağdaş demokrasinin çok önemli bir unsurudur. Yüzbinlerce insanın oyuyla seçilmiş kişileri, bir idari, siyasî kararla bir anda görevinden alıyor yerine devletin valisini atıyorsunuz. Bu demokratik açıdan içimize sindirebileceğimiz bir olay değildir.”
Prof. Dr. Osman Can ise İçişleri Bakanlığı’nın kayyum için gösterdiği gerekçelere ilişkin eleştirilerini sürdürüyor: “Yöneltilen suçların çoğu seçimden önceki döneme ait ve kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok. Oysa Belediye Kanununun 47. maddesi belediye başkanlarının görevleriyle ilgili suçlar nedeniyle görevden geçici uzaklaştırılabileceğini söyler. Bu suçların tamamı ise seçimden önce ve gerekçe olarak kullanılamazlar. Üstelik bu suçlamaların neredeyse tamamı (terör propagandası ve örgüt üyeliği-yöneticiliği), AİHM ve AYM tarafından ölçüsüz ve aşırı yorum olarak nitelendirilebilecek hususlar. Yani iktidarı bu tür iddiaları nasıl ölçüsüz ve bağlamından koparılmış bir şekilde siyasal amaçlarla kullandığına dair örnekler var. Seçimden sonraki suçlamaların çoğu ise hukukî değil. Eşbaşkanlık, sokak isimlerinin değiştirilmesi, KHK ihraçlarına siyasî iktidar gibi yaklaşılmamış olması vesaire bunlar tamamı siyasal hususlar. Cezalandırmaya konu olması oldukça tartışmalı.”
 
Osman Can: Hukukun imkânları siyasal muhalefeti yok etmenin aracı olarak kullanılıyor
Anayasada terörle mücadele kapsamında yer yasa ve yasal boşluklardan doğan mağduriyetlere dikkat çeken Prof. Can OHAL uygulamalarına dikkat çekerek; “ Yine OHAL şartlarında üretilmiş ve o şartlarda dahi hukukî olmayan, keyfiliğe sınırsız imkân tanıyan “terör örgütleriyle iltisaklı-irtibatlı” olma iddiası ortaya atılıyor ki, bu kavramlarla “hukuk” konuşmak imkânsız. Onun dışında “tespit edilmiştir” şeklindeki suç isnatları da elbette araştırılmalıdır. Zira hangi oy oranıyla seçilmiş olursa olsun, hiç kimsenin kanunların ve anayasanın üstünde değil. Belediye başkanları, milletvekilleri, yargıçlar ve devlet başkanları dâhil” diyor.
Can, belediye başkanlarının görevlerinden alınmasının siyasal muhalefeti yok etmek olduğunu savunuyor: “Siyasî iktidarın son 5 yıldaki görevden alma icraatlarına baktığımızda, “haklarında soruşturma ve kovuşturma vardır” şeklindeki gerekçelerin pek çoğunun, yine siyasî iktidar tarafından tetiklendiği bu şekilde üretildiği ve hukukun imkânlarını siyasal muhalefeti yok etmenin aracı olarak kullanıldığı kuşkusu güçleniyor.”
 
 
Euronews Türkçe

Eurasia Diary

Metinde hata varsa, onu not alıp Ctrl + Enter tuşuna basarak bize gönderin.

EurasiaDiary © İçeriğin yayınlanması için hiperlink kullanılmalı.

Bizi takip edin:
Twitter: @EurasiaTurk
Facebook: EurasiaTurkiye


Загрузка...